27 Mayıs 2013

ev






-mutfaktaki karıncalara bir çözüm bulmak lazım. yuvalarına bir damla zehir, (tam olarak böyle değil, "ilaç" diyorum. bu acımasız bir yanıltma, kendini kandırma çabasıyken...) 
-hayır. ben onlarla anlaşma yaptım. sadece mutfakta kalacaklar. mutfağın dışına çıkmayacaklar. biz anlaştık. zehir yok. ölmek yok. 
-ama zehiri hisseder onlar, ve sadece yollarını, yuvalarını değiştirirler, hem, bahçeli bir evi tercih etmişse insan, bazı ilaçları kullanmak zorunda (zehir demiyorum yine). ölmezler belki.
-belki? hayır.

"belki"si yok...



okuduğum thomas mann kitabında, kamadamana, büyük çilekeş, velî; yürürken, yoluna çıkacak her hangi bir canlıyı incitmemek için elindeki süpürge ile kendi yolunu süpürüyordu. başka canlıları garantiye almadığı hiçbir adımı atmadan. sabırlı, gösterişsiz, yürekli bir merhametle...






14 Nisan 2013

nisan yine. sokakta...






sokak çalgıcıları için teşekkürler tanrım.





1 Ağustos 2012

yaz sıcağı, savaş filmleri, ve hepimizin payına yetecek kadar utanç.


bu yaz böyle geçiyor, her zamankinden daha sıcak. mendile dökülen kirazlar gibi, dağınık. mecburi işlere gösterilen zorlama dikkat, asgari eforla günü kurtarma çabası, kısacık akşamının hızla geçişine engel olamama telaşı, sabaha hangisinde uyanacağını bilmeden en serin bulduğun odada sızıp kalmalar, klimanın hain soğuğuna nefretin giderek büyümesi ve işte sıcaktan şikayet edip durmalar... film seyretmek, sıcağın kahve içmeme engel olamaması gibi, ilaç gibi bir şey benim için. bu sıralar, ard arda savaş filmleri seyrettik. yaz filmi, yaz kitabı, yaz şarkısı, hatta bu yıl duyup pek garipsediğim, "yaz kafası" gibi hallerden, tanımlardan hiç hoşlanmadığım ve böyle bir derdim olmadığı için, sorun yok. zaten, yaz geldi diye savaşlar ne duruyor, ne de yavaşlıyor... 

savaşın sıcak görüntüleriyle değil, daha derin acılarıyla yüzleştiren filmlerdi bunlar. istvan szabo'nun, mephisto ve taking sides'ı; bergman'ın, shame'i... sonra, gecenin sonunda uzanınca, güvenle yatağında uyuyabilmeyi düşündüm hep. bunun çoğu zaman kıymetini bilemediğimiz, nasıl bir şans ve güzellik olduğunu, ama aynı zamanda huzursuz utancını hissederek... "sanırım şöyle oluyor" diye düşündüm sonra; dünyanın herhangi bir noktasında bir masumun kanı dökülüyor; kaldırıma, dağa/taşa, katırların sırtına, bir sınır çizgisine, çimlere, nehre, tren raylarına, ormanın en kuytu çalı dibine, şehrin en kalabalık meydanına veya aklımıza bile getiremeyeceğimiz bir başka yere... (öyle ya, başka hiçbir canlının elinden gelmeyecek, hatta kendi aklının hayal gücünün bile yetmeyeceği kadar çeşitli zulüm ve ölüm şekilleri icat edebilir insan.) sonra o yerde kapkara, lanetli bir leke oluşuyor, gittikçe büyüyen, karanlıklaşan bir gölge, "iyi/güzel" hiçbir şeyin yakalayamayacağı kadar hızla büyüyor ve kirli bir savaş başlıyor. sonra, kirlenmedik yeryüzü parçası kalmıyor.


mephisto




"soluktur dostum tüm kuramlar 
yalnız yeşildir yaşamın altın ağacı"*

"mephisto" filmi, yakaladığı ün ve yükseliş, nazi partisiyle aynı zamana rastlayan yetenekli bir aktörü anlatır. ülkesinin karanlık tünele girişi, sahnede sergilediği mephisto performansıyla ironik paralellikte bir yükseliş yakalarken, asıl adını bile tamamen unutturan kalıcı bir maskeye dönüşür. seçimini ülkesinde kalmak olarak kullanan henrik höfgen, başarı ve alkışın zirvesinde, politik ve insani yerini belirleme noktasında bir karar alır. yaptığı seçim nettir; yaşayacaktır. durduğu yerde tek bir iyicil yan bulamaz insan, zira "devrimci tiyatro"dan, işçilerin tiyatro izleme hakkından, eşitlikten, özgürlükten bahseden höfgen, gücün tarafında durmayı tercih etmiş, şeytanla anlaşmıştır... ona "mephisto" diye seslenen başbakan dostu, parlak gösteriler, alkışlar, övgüler, herkesin hayran olduğu sanatçı bir eş ve güzel bir malikanede rahat bir, "yaşamak"... "mephisto" maskesinin altına gizlediği kendisiyle kavgasını, sadece, szabo'nun bin yıllık kavgayı unutulmaz bir sinema eserine dönüştüren ustalığı ve klaus maria brandauer'in hayran bırakan oyunculuğuyla, kameranın, karakterin en yalnız anlarında yüzünde durup yakaladığı ifade ve monologlarda görürüz... sahnedeki ölümsüz, tanrısal karakter, maskesiz nadir anlarda, korkak, hırslarına yenilmiş, ezilmiş ruhuyla debelenen zavallılığıyla yakalanır. final;  kollarını, bacaklarını, aklını, ruhunu, kalbini yöneten görünmez ipler, kör edici parlaklıkta spot ışıkları olarak üstüne düştüğünde ancak uyanır ve acıyla haykırır; "benden ne istiyorlar? ben sadece bir aktörüm!"

ödüllü ve gösterişli bir filmden beklenmeyecek kadar derin bir film, mephisto. ama ard arda iki geceyi verdiğimiz szabo'nun, bahsetmek istediğim asıl filmi; taking sides. zamanının en büyük, seçkin ve ama çok tartışmalı orkestra şefi furtwangler'i anlatan, sade, sakin, faşizmin iktidarını bir yandan sanatın kendisini de kullanarak nasıl yaygınlaştırıp, büyüttüğüne dair diğer film...


taking sides




"nasıl bir dünya istiyorsunuz binbaşı? nasıl bir dünya yaratacaksınız?
tek gerçeğin materyalizm olduğuna sahiden inanıyor musunuz? eğer öyle düşünüyorsanız elinizde sadece pislik kalacak. gecelerinizi dolduran karanlıktan da daha kötü kokan bir pislik!"

berlin opera binası, şef wilhelm furtwangler yönetiminde bethooven'in 5. senfonisi ve binayı hedef alan ilk bombalar altında müthiş bir konser. konserden sonra, şefi karşılayan alman generalin; "bu savaştan ve bombardımandan uzaklaşın. bir süre yurt dışına çıkın. evet, yorgun görünüyorsunuz, bu ışıkta bile." tavsiyesini furtwangler reddediyor; "ülkemden ayrılmayacağım"... 

her yer yanmış, yıkılmış. almanya üzerinde kesif bir duman ve ölüm kokusu tüterken, bir amerikalı subay, nazilere destek vermekle suçlanan furtwangler'i sorgulamakla görevlendirilir. ve emrine iki genç yardımcı verilir, ailesi nazilerce öldürülmüş bir yahudi genç, diğeri, nazilerle kahramanca savaşıp idam edilmiş bir komutanın kızı. amerikalı subay, ülkesinin karakteristik tavrına tam da uyan, dünyanın her hangi bir yerinde yaşanmış savaşı ve zulmü uzaktan, okyanusun ötesinden izleyip, her şey bitince gelip üstüne kahramanlık sözleri söyleme küstahlığında, atıp tutan, toplama kamplarının korkunç görüntülerini izleyerek motive olan, ödünç nefretini körükleyerek gitgide saldırganlaşan subayla, acıyı tam da ateşin ortasında yaşamış iki genç yardımcısının insanca bakışı ve furtwangler'in sağlam duruşu arasında gidip gelirken, szabo'nun, yargılamayan, seyirciye empati kurduran, olgun üslubuyla etkileyici bir film, "taraf turmak". amerikalı subayın furtwangler'ı sorgulama şekli, aslında dinlerken hak verdiğimiz bazı sözlerine rağmen, o kadar kötü niyetli, sonucu çoktan planlanmış ve acımasızdır ki, subayın yardımıyla görevli alman kız emmi dayanamaz, gözyaşları içinde; "gestapo tarafından sorgulanmıştım, tıpkı sizin onu sorguladığınız gibiydi" diye isyan eder. 


video



szabo, sorgulamada; "onlar toplama kamplarında orkestralar kurdular. beethoven ve wagner çaldılar! neden kaldınız? neden onlar için çaldınız?" diyen,  amerikalı subaya en çok cesaret ve güç veren gerçek görüntülerle bitirir filmi. ve bu görüntüleri izlerken, susup, sadece kararı bize, seyircisine bırakır. 

hitler'in doğum günü konseri. 9. senfoni bütün ihtişamıyla yorumlanıyor. furtwangler'in, ancak toplama kampından sağ çıkabilen biri kadar iskelete dönmüş bedeni, sararmış yüzü, goebbels'le tokalaşmak için eğildiğinde kopuverecek kuru bir dalı gibi düşen boynu, yüzündeki, gülümsemeye benzetmeye çalıştığı acı ama dik, onurlu ifade, nazi lideriyle tokalaştığı elini sıkıntılı sıkıntılı silip, iki elinde dolaştırdığı buruşuk mendil... tüm bunlar, bu gerçek görüntülerdeki vücut dili, furtwangler'e öfkeyle başlayan hikayeyi, derin bir sessizlikle bitirmemize neden oluyor...  

her zaman kolay mıdır taraf tutmak? başımıza böyle bir felaket geldiğinde durduğumuz yer, kelimelerimizle mangalda kül bırakmadığımız kadar net kalabilir mi? insan ölülerinin kepçelerle çukurlara atıldığı, kollar, bacaklar ve kafaların gözümüzle yerli yerine koyamadığımız, birleştirmeye çalıştıkça dağıldığı, ordan oraya fırladığı kareler ve içimizdeki sancı, boğulmuşluk, bulantı hissiyle gözlerimizi kapattığımız zamanın içinde yaşayıp, can korkusuna kapılan birini suçlamak her zaman o kadar kolay mı? furtwangler'i, sorgulamasına şahit olarak katılanların dediği gibi; "nazilerden nefret eder"ken, "pek çok yahudi ve muhalifi kurtarmak için çabalarken", ömür boyu taşıyacağı bir utanca düşüren, yaşama değil ölüme hizmet eden bir iktidar, bir zihniyet. ya uzlaşacak ya da öleceksin. veya sorgu subayının ülkesine kaçıp, uzaktan seyredeceksin. yaşamayı seçenlerin temiz kalması neredeyse imkansız. ruhların yanık kokusu etinkinden geri kalmayacak kadar iç bayıcı... yaşamak bir utanca mahcubiyete dönüşürken, karanlıktan onurlu çıkmak hiç kolay değil. bazen, hiçbir şey, sözlerdeki, ve asıl; kendimize söz verdiğimizdeki kadar kolay değil.

ve, "utanç" 



"bir uçak geldi ve gülleri yaktı. korkunç değildi, çünkü çok güzeldi. yanan güllerin sudaki yansımalarına bakıyordum. kollarımda bir bebek vardı. bizim kızımız... dudaklarını yanağımda hissediyordum. bütün bunlar boyunca birisinin bana söylemiş olduğu bir şeyi hatırlamam gerektiğini biliyordum... ama unutmuştum."

tüm bunların üzerine, tam da bu film, şahane bir seçimdi. savaştan kaçan müzisyen bir çift üzerinden, yine savaşı anlatan onca filmin en sade ve çarpıcı özü olmalı "skammen". genişleyen karanlık kirli lekesiyle savaşın, sığınılan uzak bir adaya bile ulaşıp, temiz kalmaya çalışan insanları nasıl kirlettiğini, bir tavuktan bile ürken bir adamı, günahsız insanları acımasızca öldürebilecek bir ölüm makinesine dönüştürebileceğini, ve dünyanın en masum güzelliğini simgeleyebilecek bir kadını bile utanç içine düşürebileceğini anlatır bergman. yeryüzünün her hangi bir yerindeki savaşın verdiği duyguyu; cesetle kaplanmış nehirde, kancalarla yol açıp ilerleyen sandalın içindeki insanların ruh halinden daha iyi hiçbir görüntü anlatamazdı. her savaşın sonunda, hepimizin payına düşen, tüm diğer acıları bile bastırabilecek kadar güçlü tek bir duygu kalıyor. utanç...


*faust

18 Mayıs 2012

khaneh siah ast, füruğ'un gözleri kadar kara, derin, kederli.




"karatahtaya taş sözcüğünü yazar yazmaz çocuklar,
ulu ağaçlardan sığırcıkların çığlık çığlığa kanat çırparak uçup gittikleri o an..."






"ah bir güvercin gibi kanatlarım olsaydı
uçar ve huzurlu olurdum
çünkü şiddeti ve kavgaları gördüm
bu dünyada çok acı çektim
bu dünya gebe, ve haksızlık doğuruyor."


geçen gece, uzun günün yorgunluğu, şarkılar, ordan burdan neşeli bir sohbetle geçip giderken, bir film izlemek isteği geldi. bekletilmiş, hani güzel bir an'a denk gelsin diye ertelenmiş bir film. çünkü bir şairin filmiydi ve geceyi daha da güzelleştirecekti. öyle de oldu elbette. ama "güzellik" kısmı, sandığımızdan, bilinenden, kabullenilenden epey farklı... şiddetli bir rahatsızlık hissettim önce, gözlerimi kapadım. tamamen kapatıp unutmak istedim filmi. ama sustum. sessizce, görmekten korktuğum incitici hikayeye bıraktım kendimi...

o şair, füruğ ferruhzad. film de, kısacık hayatının bir döneminde gönül ve emek verdiği sinemada, yönetmenliğini yaptığı tek film; "khaneh siah ast". ferruhzad'ın, şiirleriyle seslendirdiği 20 dk'lık bir belgesel, kara ev. çekimi için tercih edilen yer ise, tebriz'in bir bölgesinde, cüzzamlıların yaşadığı bir tedavi ve bakımevi. film için "tercih edilen" yeri etkileyici buluyorum. etkileyici, çünkü "herkes"in güzelliğini değil, cüzzamlıların arasına bedeniyle karışarak, onlarla nefes alıp, yaralarından sakınmadan, gocunmadan, eksilmiş, erimiş, yok olmuş uzuvlarından seslenmeyi tercih etmiş. bunu çok değerli buluyorum, çünkü gerçek güzelliğin peşine düşmek, bu zamanlarda en kahredici yoksunluğumuzdur bizim. rilke'nin, son nefesinde;  "dilenciler, hastalar, yoksullar" diye sayıklamasını hatırlatan, modern zamanlarda "güzellik"  diye bildiğimiz hoyrat kalıba sığdıramadığımız için kara, karanlık evlere sakladığımız, gettolara hapsettiğimiz unutulmuş, yoksul, yaralı, garip insanları hatırlayan, şairâne, ama her şeyden önce insanca bir incelik. bu güzel kadın, gövdesinde aşktan yaralar açmış, kederinde güneşler yüzdürmüş bu cesur fars şairi, izleyeni doymuş azgınlığından silkeleyip uyandıran, içini sızlatan, "ruhunu üşüten", egosunu ayaklar altında ezip paramparça eden bir güzellik çıkarmış.



çok zaman önce, füruğ ferruhzad'ı merak ettiğim bir dönem hatırlıyorum. yoğun bir ilgiyle, ona dair ne bulduysam okuduğum, nerede bir satır şiirini görsem heyecanlandığım bir zaman... füruğ'un türkçe'ye çevrilmiş kitaplarından birinin önsözünde, iranlılar için yüzlerce yıldır süregelen bir gelenekten bahsediliyordu. çevirmenin anlattığına göre; "hâfız falı" denen bu oyunda, divan'dan rastgele  hayali sayfalar açıp, ilk hatırlanan şiir, dörtlük veya gazel; karşılıklı, ezberden okunurmuş. bizdeki, aşıkların atışmasına benzer zevkli bir şölen. anlatıcıya göre, kendisinin de dahil olduğu, yine bir "hâfız falı"nda; oyunculardan, füruğ'un arkadaşı olan diğeri sıra kendisine gelince, gözlerine düşen garip, pırıltılı bir kederle okuduğu hayranlık uyandıran farsça şiirin, aslında füruğa ait olduğunu söyler sonradan. sessizlik olur. güzel ve hüzünlü bir hava eser, füruğ gibi... ve sonra, sabaha kadar süren sohbetin her durağında füruğ vardır. 


"bak tam karşımızda gecenin mumu 
damla damla nasıl eriyor 
nasıl doluyor ağzına kadar uyku şarabıyla 
gözlerimin simsiyah kadehi 
senin ninnilerini dinlerken 
ve bak nasıl 
şiirlerimin beşiğine 
sen doğuyorsun, güneş doğuyor..."*





*çeviri; celâl hosrovşahi 


28 Nisan 2012

my valentine

10 Nisan 2012

hsiau, kiraz çiçekleri, ve yolları kesişen filmler üzerine...







japonlar, kiraz ağacı figürünü severler. önce çiçek açar ve sonra çiçekler
yerlere dökülür. hayatın da böyle olduğuna inanırlar.
meiji döneminde, bir kadın kendini çağlayandan atarak intihar etmiş. hayattan bıktığı ya da
yaşama arzusunu kaybettiği için değil. sadece gençliğini yitirmeyi kabullenememiş; "bir kez elden gidince, hiçbir şeyin anlamı yok. neden biz de kiraz çiçeklerini taklit edip en güzel ânımızda daldan düşmeyelim? rüzgarda sürüklenerek"... bıraktığı bu not, meiji döneminde bütün genç insanlara ilham kaynağı olmuş. kahramanlık ruhu ve idealizm dönemi. çiçekler oraya buraya savruluyorlar. ben de onları izleyeceğim...*


hayatımın en güzel kışıydı. belli ki "kış" kısmı bitti. uzun gecelerini yaza taşımak mümkün olmadığına göre, payımıza bahar ve kiraz çiçekleri giyinmiş ağaçların güzelliğini seyretmek düşüyor artık. yine de, bir süre daha, şu geçip giden uzun kış geceleri bahsine dönersek; seyrettiğim pek çok filmin adı geliyor dilimin ucuna. aklımda hiç kalmamışlar da var tabii, unutmaya çalıştıklarım bile vardır hatta. aslında bu seyir serüvenine yön veren bir durumdu, büyük yönetmen angelopoulos'un ölümü. beklenmeyen bu kötü haberle, burada size bazılarından bahsettiğim filmlerini izlemeye devam eden olağan seyir, birden çok gerilere gidip, unutulmuş dememeliyim ama pek de bilinmeyen ilk dönem filmlerine döndüğümüz bir seyir sürecine dönüştü. yunanistan'ın yakın tarihiyle, sonraları ümidini tamamen keseceği siyasi geçmişin fonunda hayatın tam içinden geçen, şiirsel, epik hikayeler anlattığı; "meres tou '36", " o thiaos", "oi kynigoi", "o megalexandros" gibi filmlerini seyretme şansını yakaladığım bir zaman... ve tam da bu filmleri izlerken, yolları kesişen bir başka yönetmenin filmleri de bir başka kapı açtı önümde. zaten böyle değil midir? ipin ucundan tutarsınız, çıktıkça gördüğünüz manzara güzelleşir, derinleşir, bakış alanınız genişledikçe hevesiniz, heyecanınız artar. böyle bir şey olmalı... bahsedeceğim diğeri, adı angelopoulos filmleri arasındaki sohbetimizde geçip, güzel bir ahenkle filmleri kesişen tayvan'lı yönetmen; hou hsiau-hsien.


bazı yönetmenler ve filmleri, sinema denen gürültülü dünyanın, hatta bırakın sinemayı, yaşadığımız şu; onu tanımlayabileceğimiz tüm kelimelerimizi içimizi burkarak tüketen, ağzımıza tıkayan dünyanın, ölümcül duyarsızlığına, kaba-saba derisi kalınlaşmış yüzüne, hoyrat insan ormanına, genel geçer tavrına, hâline, duruşuna çıkarılmış bir karış dil gibidir. hsiau da, bu çok nadir ve değerli insanlardan biri. sezgisel bir derinlikle, tam da kalbinin açısına ayarlayıp ruh verdiği, bu ruhu kendi gözlerinden seyircisine incelikle üflediği kamerasını derviş tevazusu ile sadece bel hizasında kullanır hsiou, ev içlerinde; yaşayanların mahremiyetini gözler önüne sermekten çekinen loş bir ışık kullanır. filmlerindeki karakterleri kahraman yapmaz hsiou, olaylara yorumunu minimuma indirip seyirciye sadece gözlemlerini sunan,  sakin ve tertemiz bir dil bu...




"a city of sadness"da, işgal ve savaş yıllarında darmadağın olmuş lin ailesinin çocukları, her şeye rağmen bitmeyen umutlar, doğan bebekler, yaşam savaşının en acımasız anında, çete kavgalarında, yeraltı zindanlarında, susturulan veya zorla konuşturulurken bile kirlenmeyen insanların, mütevazi ve onurlu duruşlarını, seyirciyi yormadan, heyecanına öfkesine kurban etmeden, sakin ve huzurlu, geceleyin kâğıt fenerlerin solgun ışığında, zarif  adımlarıyla gösterişsiz şölen sofraları kuran küçük kadınların, tıpır tıpır ayak sesleri gibi anlatır.




angelopoulos'la aralarındaki ruh/dil yakınlığı, "the puppetmasters" ve "the travelling players"da hikâye olarak da çok benzer. ülkeleri, sanatları, bedenleri işgal altındayken, yine de umutlarını karartmadan, her şey bitip kendiyle baş başa kaldığında utanmamak derdinde bir grup kuklacıyı anlatır hsiou. "kumpanya"daki oyuncuların evlerinden çok uzaklarda, her gittikleri yere yabancı bir gariplikle, karşılarına çıkan zorbalara rağmen, her hangi bir gün oyuna gider gibi cesur, başları dik, sanki sonu ölümle bitecek kadar uzun turne yürüyüşleri de aynıdır... senaryosu ellerine önceden tutuşturulmuş oyunların, başlarına silah dayanıp çıktıkları sahnesinde; ölüme, işkenceye göğüs geren, zulüm dolu ülkelerine bir parça aydınlık getirme çabasına tanık oluruz. yine aynı dil, geniş bir çayırda yürür gibi sakin, yavaş, öfkesini yenmiş bir olgunlukla, şairin; "dönünce bütün gövdesiyle döndü"** mısrasında anlattığı çok uzaklardan gelen bir ışığı, kadrajındaki erdemle birleştirir hsiou...





*a city of sadness
**i. özel, "bir yusuf masalı"   





20 Şubat 2012

mi and l'au





mira ve laurent, paris'te karşılaşıp, aşık olurlar. mira model, laurent, müzik endüstrisinde çabalayıp duran bir müzisyendir. hemen o gün, her şeyi bir yana bırakıp finlandiya'da, ormanda, küçük bir eve taşınırlar. şarkıları gibi. sade, serin, yalnız, ve çok aşık...


ne güzel hikâye değil mi:)


mi and l'au ile ne zaman tanıştım hatırlamıyorum. en fazla 2007 olmalı, ki zaten paris'teki tanışma yılları bu. sonrasında hiçbir şarkılarını kaçırmadım. benim için, her yeni albüm, hem yeni şarkıların heyecanı, aynı zamanda mira ve laurent'in halâ birlikte oldukları haberinin sevinci. şarkı şarkı, aşkın iniş çıkışları, keyfi, sıcaklığı, hüznü, tutkusu, kavgası... laurent'in akıllı, zarif, eğlenceli tarzıyla, mira'nın fin köklerinden gelen sakin, serin, gölgeli sesindeki huzur birleşince ortaya çıkan müziği çok seviyorum.


If Beauty Is a Crime by Mi & L'Au on Grooveshark
Territory Is An Animal by Mi & L'Au on Grooveshark
Magic 80 by Mi & L'Au on Grooveshark


son albümle henüz tanışmamışken, müzik zevkini kendiminkine yakın bulduğum , blogunu özenle takip ettiğim sevgili arkadaşım'ın, kendi deyimiyle; bensiz boğazından geçmemiş:) sağolsun, hemen albümü yolladı. "if beauty is a crime" beni çocuk gibi sevindirdi. bütün gece dinledim. öylece, kulağımda mi and l'au ile uyudum.  


Merry Go Round by Mi And L'au on Grooveshark
Up in the building by Mi And L'au on Grooveshark


yeni bir müzik albümünü geniş zaman içinde dinleye dinleye seviyorum ben. tom waits'in, aylar önce çıkan "bad as me"si ile halâ flört evresindeyiz meselâ. öyle ilk dinleyişte tutulduğum yoktur diyebilirim. tutulunca da hiç tüketemiyorum, yıllarca aynı albümlerin etrafında dönüp duruyorum. durum böyle olunca; en sevdiğim mi and l'au albümü kendi adlarını taşıyan ilk, 2007 albümüdür tabii. sonra 2009'daki; "good morning jokers". daha önce de bloga bazı şarkılarını almıştım. şimdi sıra bu son albümde; günlerce, ama aslında gecelerce...


27 Ocak 2012

şımarıklı kar







Us by Regina Spector on Grooveshark


kar neşeyle yağarken, çayı ocağa koyup sevgiliyi sıcacık simitler almaya yollamak. dönerken omuzlarında birikmiş kar, ve bütün ev; kar kokusuna karışmış sevgili kokusu.


25 Ocak 2012

the voyage to cythera





sürgün günü; evlerinden, yaşadıkları şehirden kovmak için gelenlerin hain aceleciliğine inat, kız ve annesi iki küçük oğlana sarılıp, oldukları yerde, öylece, paslı bir çiviyle çakılmış gibi kala kalmışlar, korku ve dehşetle. hac yolculuğu için uzaklarda olan evin babasının yokluğu daha da artırmış bu korkuyu, sahipsizliği. sonra, "hadi! çabuk toparlanın!" sesleriyle irkilip, etraflarına, evlerine, eşyalarına bakmışlar. acıyla bakmışlar. hangisinden vazgeçebilir ki insan ve bir ev ne çok şeydir, bir kapı kolu, bir küçük sandık, eşik, sahanlık, verandadaki tahta tabure, pencere önünde tam yerini bulmuş eski bir divan, bunlardan hangisi sığar bir sürgün heybesine. elbette hiçbiri. zaten her biri sadece o evde, o ev de o sahipleriyle, yerinde, olması gerekende güzeldir değil mi. sevdiklerine, komşularına alıp koşmuşlar en değerli şeylerini. toprak saksıdaki güllerini kucaklamış hamile anne, küçük kardeşlerden biri kucağındaki kediyi, diğeri kümese dalıp topu topu bir kaç tavuğu ayaklarından tepe üstü tutup koşmuşlar. yalvarmışlar;" lütfen biz gidince onlara iyi bakın". komşuları, kimi mahcup almış, kimi lütfeder gibi uzanmış, kimiyse geri çevirmiş; "ben kendiminkilere zor bakıyorum". etrafa koşturup durmuşlar can havliyle. tanrı nasıl kahırlı bir güç verdiyse bacaklarına... kız, çeyiz bohçasını alıp sevgili arkadaşı, birlikte doğup büyüdüğü, nesibe'ye koşmuş. nesibe, evin kapısında karşılamış onu. yüzlerindeki derin acıyla konuşmadan anlaşmışlar. nesibe kıza o korktuğu lafı söylemiş sonra; "sana yaramayan, seni mutlu etmeyen, emeğin, göznurun çeyizlerini ben nasıl alırım. nasıl yüreğim kaldırır bunu. yapamam. günahtır bu, korkarım". bunu derken başını, gözlerini yere dikip kucaklamış kızı, yani büyükannemi; ermeni olduğu için evinden koparılan, ailesinin büyük kısmını ölüm yolculuğu, kalanları da sürgün içinde sürgünle kaybedip yapayalnız kalan büyükannem...





dün gece, büyük şair, usta yönetmen angelopoulos'u sonsuz yolculuğuna uğurladık. çoktandır istememe rağmen şimdi tüm bunları anlatmama hiç beklenmeyen ölümü neden oldu. böylesi aklımın ucundan bile geçmezdi halbuki. bu ani ölüm, çekilememiş pek çok değerli film demek aynı zamanda. ve yarım kalmış şiirler... bir başka yönden, içine doğduğum aile hikâyesiyle çok örtüşen bir sürgün hüznü taşırdı angelopoulos filmleri. anlatışındaki yakınlığı, tanışıklığı hiç unutmam, unutamam. özellikle "kitera'ya yolculuk"ta çok güçlü hissettiğim bir duyguydu bu.

spyros, otuz iki yıllık bir sürgünden, kovulduğu ülkesine, ayrılığa mahkum edildiği ailesine döner. beyaz, büyük ve  hüzünlü bir gemiyle. kıyıda bekleyen çocuklarıyla, derin bir boşluk sızısı gibi aralarına giren yılların verdiği uzak duyguyla kucaklaşır. kollarında ne kadar güç kalmışsa tümüyle sıkar, bağrına basar onları. arada hep uzun yıllar, birlikte yaşanamamış anıların gölgesi kalbini sıkıştırarak. eve doğru yola koyulurlar, heyecanlı, şaşkın, buruk. başı döner adamın, yürüdükçe sendeler, sanki onca deniz yolculuğu değil de, yıllar önce koparıldığı toprak tutar. karısını sokakta bekler bulur spyros. sevdiği adamı otuz iki yıl boyunca beklemiş, tek başına, kavuşma anına aşkla, özlemle bilenmiş kadınla adam bakışırlar öylece. bir süre karşılıklı seyrederler birbirlerini, sessizce. sonra ilk sözü kadın söyler;" aç mısın?"...

o an, öyle bir durumda, hangi söz bu kadar şiddetle anlatabilir ki kadının aşkını, aşkında biriken özlemi, şefkati. başka hiçbir söz anlatamazdı. angelopoulos, sürgünden dönen sevgilisini karşılayan kadına diyeceği ilk sözü bu kadar anlamlı, sade, yürekten söyletebilen bir şair/yönetmen.


angelopoulos için, dünyadaki sürgünlüğün, sürgün ruh halinin sona erişiydi belki ölüm, ama bizler, "giderek çürüyen şu dünyada" ardında bıraktıkları için çok hüzün verici bir mahzunluk, yoksunluk, yetimlik. zaman geçtikçe bu yokluğu, boşluğu, çok daha fazla hissedeceğimize inanıyorum...




18 Ocak 2012

...

                                    Հրանդ Տինք




cinayetin üzerinden tam 5 koca yıl geçti. onca haksızlığa, karartmaya, sindirmeye, korku ve tehdide, devletin sahibi değişse de ruhu değişmeyen katil siciline rağmen ümidimizi hep canlı tutmaya çalıştık. katilleri biliyorduk, her şey gözümüzün önünde oldu. biliyorduk ki; hrant dink’i aylarca “bir güvercin tedirginliği”nde yaşatan bu süreç, dev bir linç organizasyonuydu. devletin tüm güçleriyle; siyasileri, basını, zehirli bir yılan gibi kalabalığın içine akıtıp hrant dink’i hedefe yerleştirdiği “türk’lüğü aşağılama” safsatası, yanında konumlandırdığı kızgın halk kitlesi, işine geldiği gibi çantasında taşıyıp gerektiğinde çıkarıp kendini temize çıkardığı hukuku ile ince ince ördüğü cinayet senaryosu, o gün, agos’un önünde saat 15.00 sularında gerçekleştirildi. kana doymayan katil, kurbanını her dava, her yıl dönümü ve her fırsatta yeniden yeniden öldürmeye devam ediyor. kaldırıma akan o tertemiz kan her defasında yeniden tazeleniyor. bizim cenazemiz halâ o kaldırımda boylu boyunca yatmakta. ilk günün acısı ve öfkesiyle dopdoluyuz! bunu kanıksamayacağız. yazmaktan, konuşmaktan, bağırmaktan, isyan etmekten, kavga etmekten, üzülmek, suçlamak, her zaman başı dik hakkımızı arayıp durmaktan bıkıp usanmayacağız. katiller bekledikleri bıkkınlığı, yorgunluğu; yüzümüzde, gözlerimizde, ellerimizde, dizlerimizde göremeyecekler.


biz, hrant için yüreği yananlar, katilden adalet beklemek saflığını çoktan aştık. biliyoruz ki asıl katiller oldukları yerde, maşaları bir süre içeride, sonra özgür, daha olmadı sonsuza kadar susturulacaklar. bu katil yaratan döngüyü, bu katil ruhu anlamamız imkânsız, ama sesimizi yükseltip karşısına durmamız, birbirimize destek olmamız, rakel dink’in yüzüne utanmadan bakabileceğimiz bir gün için, yanıbaşında, arkasında yürümemiz gerek. o kara günde sevgilisini uğurlayan rakel’in; “yaptıklarını, konuştuklarını kim unutabilir sevgilim? hangi karanlık unutturabilir sevgilim? olmuşları, olanları kim unutturabilir? korku unutturabilir mi sevgilim? yaşam mı? zulüm mü? dünyanın zevk-i sefası mı sevgilim? yoksa ölüm mü unutturacak sevgilim? hayır, hiçbir karanlık unutturamaz.” dediği gibi, her gün tazelenen bir hafıza ve güçle, kim olduklarını apaçık bilip gördüğümüz arsız, acımasız katil sürüsünün yüzlerine suçlarını haykırmaya devam edeceğiz!..

17 Ocak 2012

bergman kırmızısı







o renk, ağıt gibi, keman sesi gibi içimize işleyen o mavi nasıl ki "chagall mavisi"yse, bir de; bergman kırmızısı var. tüm diğer gösterişli bergman renklerine de yansıyan, çok sıcak, şefkatli, bilge, tutkulu, acı, derin bir kırmızı. kahverengiyi, yeşili, turuncu veya altın rengini usulca okşayıp, fırçanın ucunda sabırla kalıp gitmeyen, tablodaki diğerlerine sirayet edip duran inatçı yağlı boya kırmızısı gibi...


fanny ve alexandre, annelerinin büyük hatasıyla evden gitmek zorunda kaldıklarında solmaya başlayan bir kırmızı bu. hızla solup, psikoposun evine ulaştıklarında tamamen yok olan, sevgi ve merhametin yokluğunda kendini siliveren, hatta fanny'nin pespembe yanaklarından bile tamamen çekilip, sadece; alexandre'ın vücudunda, yediği onlarca sopayı ispat etmek ister gibi kısacık bir an kendini gösterip kaybolan kırmızı... emilie, yorgun gözlerini kapayıp, merak ve endişeyle sadece yüzüne sabitlendiğimizde, o an nerede olduğunu, yüzüne yansıyıp anlamama, mutlu hissetmeme neden olan kırmızı. isak'ın, çocukları sakladığı yerde; "ben senin koruyucu meleğinim" diyen kilitler altındaki ismael'in perdesiz gözlerinde, alexandre'ın tanrıyla kavgasını önce alevlendirip, sonra durultan kırmızı. ve büyükannenin her şeye rağmen bitip tükenmek bilmeyen ve herkesi kucaklayıp huzurunda dinlendiren şefkatinin kırmızısı...




dün gece, fanny ve alexander'da; doğum saati ve ânıyla "boğa kadını" olduğu astrolojik olarak kanıtlanmış ben, muhteşem bergman kırmızısıyla, tabii ki yerimde duramayacak kadar heyecanlanacaktım. elbette tam da böyle olacaktı:)


6 Ocak 2012

the beekeeper








"eğer birisi,
belki bir kadın bana;
-kimsiniz? ne istiyorsunuz?
diye sorarsa
diyeceğim ki; 
-hiç...
-sadece geçiyordum.
yıllar önce burada yaşardım..."



To Vals Tou Gamou by Eleni Karaindrou on Grooveshark


insan kendini seçermiş, denir. her şeyi ve herkesi ardında bırakıp, çiçeklerin, burçak, yonca, beşparmakotu, portakal ağaçları, ayıüzümü, dağ kekiği, zaferotu ve daha milyonlarca çiçek tozunun peşinden, kendini "çiçek yolu"na vurur spiros. insanlardan kaçıp, kalabalık arıkovanlarına sığınır... baştan ayağa yalnızlığı seçmiş bu adamın, kızının düğünü için yola kısacık bir molası, biraz da öfkeyle yadırganan varlığıyla hüzünlü bir tören başlar. fotoğraf karesinde yan yana durmayı beceremeyen şaşkın ve zoraki pozu, fotoğrafçının; "lütfen gülümseyin. düğün bu yahu!" serzenişi toparlar. düğün evi, arada dolaşan kadeh dolu tepsi, sohbetler, ölçülü kahkahalar, meraklı bakışlar, sorular... boğucu bir havaya dönüşen düğünün durgunluğunu odaya giren minik bir kuş bozar. gelini ve konukları heyecanlandırır, peşinden sürükler. gelinin tutmak için uzanıp, elinden kaçırdığı minik kuşu göremeyiz, ama kameranın ardına dolaşan gözümüz peşinden gider, öyle ki, kanat çırpışlarını bile hissederiz... tam o an aşağıda, anna'nın ellerinden kayan tepsi, spiros'un önüne düşer. kadehler saçılır, tuz buz... birisi kalkıp teybe düğün valsi koyar. "nazardır" der konuklar. "nazardır!" kadının elinin titreyişini kimse görmemiştir, adamın kadeh kırıklarını korkmadan toplayışını da. adam korkmaz, dünyada en çok, "yalnız" biri korkmaz çünkü. diğer "korkusuzlar", gerçekten yalnız olmadıkları sürece yalancıdırlar... cam kırıklarını nefes alıp-vermek kadar olağan bir ritmle alır eline spiros, bırakır. alır. bırakır. en keskinlerini bile parmaklarında tutarak toplar... eğildikleri o yerde kadının onu özlemle izleyişini hissederek, bu seyrediş, anna'nın bu hasretle bakışı, cam kırıklarından daha keskindir... sonrası, yola koyuluş yeniden. küçük duraklarda kısa bekleyişler ve peteğin içine hapsettiği kraliçe arıları, bir asker arı gibi hızla, emekle, adeta sessiz bir çırpınışla çeperleri sıvayarak içeride tutmaya çabaladıkça, kadınlarını bir bir kaybederek yolun sonuna yaklaşması adamın...





angelopoulos'un şiirsel sinemasından bugüne kadar izlemediğim -iyi ki sonraya kalmış- bir filmdi "arıcı". özellikle filmi başlatan düğün sahnesi benim için unutulmazdı. izlediğim o geceden beri büyülenmiş gibi üstüne düşünüyorum. yalnızlığı, sessizliği, bu kadar etkileyici anlatabilen çok az yönetmen olmalı. onca filminden, en çok bunda, "arıcı"da kendinden bahsetmiş sanki angelopoulos. baştan sona böyle bir duyguyla izledim filmi. yine elenie karaindrou'nun sisli, hüznünlü, kavak altlarında oturmuş serinliği huzuru veren, insanın kalbini yerinden döndüren müziği, şahane marcello mastroianni ve diğerleri... hepsi bu masalda, theo angelopoulos'un şiirsel atmosferinde, tam da durmalarını istediği yerde kendilerini bulmuş...


30 Aralık 2011

katliam





açık kalmış atlası, deniz taşmıştır, darılmasın fırat ama
hayatın orta öğretmeni sustu, dondu gülmeleri çocukların
bir cenaze töreninde daha ölümü karşılamaya götürüleceğiz...



ece



18 Kasım 2011

inaniel








"başucunda, körpe bir kavağın narin yapraklarına bağlanmış atının dizginleri duruyordu; yanında iki atın üzerinde "açlık" denilen yeşil görüntü ile "acı" denilen kızıl görüntü, ağırbaşlı, sakin sakin oturmuş bekliyorlardı. derken, genç sir galwyn ayağa kalkıp atına bindi; üçü birlikte buradan doludizgin uzaklaştılar. 


genç sir galwyn derin bir soluk aldı..."*



bu akşamüzeri, gri ve soğuk bir haftanın sonlarına doğru keyifli bir sessizlik, sakinlik oldu. aklıma, özlemle okuma isteği bastıran bu satırlar geldi. kulağımda da tam o an, bu şarkı çalıyordu. güzeldi. kısa bir süre koltuğa yaslanıp tadını çıkardım. bu ikisi bir anda geldi, bağlantısız, ama birlikte. aylardan kasım zaten, şarkının sözlerini de anlamıyorum. hiçbir şeyin birbiriyle bağlantısını kuramadığımız o andır belki "huzur" dediğimiz. tesbihin kopup etrafa dağılıverdiğindeki ilk duygu gibi. bakar kalırsınız öylece, kıpırdamadan... saate baktım sonra, sımsıkı giyinip çıktım, eve doğru...





*mayday, william faulkner.
çev: semih aközlü - ara yayınları

1 Kasım 2011

the turin horse







"sessizlik, kendi kirlerini süpürüp yürüyünce, fırtına olur..."*



friedrich nietzsche, 3 ocak 1889'da torino'da, via carlo alberto'daki 6 numaralı kapıdan sokağa adımını atar. belki yürüyüş yapmak, belki de postaneden mektuplarını almaktır amacı. kendisine uzak olmayan ya da fazlasıyla uzakta kalan bir fayton sürücüsü inatçı atına söz dinletemiyordur. faytoncunun tüm baskılarına rağmen, hareket etmeyi reddediyordur at. sonra, ismi muhtemelen giuseppe carlo ettore olan faytoncunun sabrı taşar ve kırbacını eline alır. nietzsche, kalabalığın yanına gelir ve o ana dek öfkeyle köpüren sürücünün acımasız sahnesini sona erdirir. sağlam yapılı ve gür bıyıklı nietzsche birden faytona atlar ve kollarını atın boynuna dolayıp hıçkırarak ağlamaya başlar. olaya şahit olan diğerleri, nietzsche'yi evine bırakır. iki gün boyunca bir divanda hareketsiz ve sessizce dinlenir nietzsche. ta ki son sözlerini mırıldanıncaya dek "mutter, ich bin dumm!" (“anne, ne aptalım!”) ve yaşamının kalan son on yılını, uysal ve delirmiş bir şekilde annesinin ve kız kardeşlerinin himayesi altında geçirir... atın akıbeti hakkında ise hiçbir şey bilmiyoruz...


sonrasında yaşanan 6 gün içindir;


tanrı vazgeçti yerle bir edişten, o sarılışın hatırına bilinmez bir zamana erteledi kıyameti. atın ve filozofun insanlıkta birleşip eşitlendikleri o anın ihtişamıyla torino atı, artık hiçbir zaman eskisi gibi olmadı. tattığı "o an" ruhunu öyle yükseltti ki, tüm diğer canlıların ve insanların ulaşamayacağı, yeme-içme, yük, kırbaç, ne varsa yeryüzünde payına düşen, hepsinden çekildi. baba ve kızı da ortak ettiği tükenişe, hiç kıpırdamadan, birlikte yol aldılar. sonsuz döngünün, sonsuz rüzgârla süpürüp durduğu yeryüzü, yalnızlık ve suskuya kesildi. hızla azalmanın, yüklerinden kurtulmanın hafiflemiş deliliğiyle, durdular öylece. baba uzandı yatağına, ölü beniz ve dehşet gözleriyle tavana baktı, kız pencere önünde donmuş bir bakışla oturdu, çatıdan bir kiremit düştü, rüzgâr bir daha kükredi, küçük dünyaları biraz daha kuraklaştı bu bekleyişle. yağını reddedip yanmayan fitil, tıkırtılarına sus düşen tahtakuruları, bir gecede kuruyan basit hayatlarının kaynağı su kuyusu ve her defasında kuyuya atılan kova, her güne iki tanesi düşen patatesler bile hissetti sürüklendikleri zifiri hiçliği. "neden her şey böyle oluyor baba?" bu çöl ne zaman reva görüldü bize, ve tüm o ağır damlalarımızı nerede kuruttuk? toptan bir tövbe temizler mi boğulan ruhumuzu?






halâ o an'ı düşünen, anlayan ve tüyleri ürperen birinin varlığını bilmek, en ümitsiz anda hayata olan inancı tazeliyor, yeniden doğmuş duygusu yaşatıyor insana. bu anlamda, bu filmle béla tarr, büyüklüğünü, yeteneğini, -hiç şüphesiz- büyük sanatçılığını yeniden, hayranlıkla hatırlatmış oldu. tarr, son sözünü fırtınaya karışmış keskin bir ıslık gibi içimizi delip geçen bu ağıtla söyledi. tam da ona yakışan bir son söz, insanın hayatı boyunca sadece bir kaç kez şahit olabileceği bir başyapıt ve çok derin bir seslenişle. kalbe işleyen, anlamlı bir sessizlikle...




*tagore

25 Ekim 2011

elegy









-biliyorsun andrei,
bu gece senin için bir şiir yazdım. şimdi onu okumak istiyorum,


bir ev nedir?
belki bir paltodur, belki de
yağmur yağdığında bir şemsiye.
şişelerle, bezlerle
tahta ördekler,
perdeler ve yelpazelerle dolu.
buradan hiç ayrılmak istemiyorsun,
demek ki,
içine giren herkes için
ev bir kafestir.
senin gibi karları izleyen
bir kuş için bile...


-çok iyi, ama aşırı üzücü...






"nosthalgia" için italya'ya gelen tarkovsky'nin, italyan şair tonino guerra ile sohbetinden... 


moscow elegy, aleksandr sokurov.


18 Ekim 2011

melankoli






"gökyüzü ayaklarımın ucundan başlıyor.
köpeklerin bakışlarında birer keman tadı.
avcılar ve kuşlar avdan dönüyor.
zaten her yanda hüzün görülür
uzakta çocuklar kayıyorsa,
kızaklar tahtadan yapılmışsa,
kar dinmişse, avdan dönüyorsa avcılar,
insan anlamışsa ansızın, başladığını
gökyüzünün, ayaklarının ucunda."



bir kış günü bruegel'in avcıları geri dönerken, elleri boş köpekleri yorgun, karlara bata çıka. gökten siyah kuş ölüleri yağmaya başladı. biri gördü bunu, bir kadın, kara smokinli erkekleri, düğün telaşıyla sevimsiz kadınları, salonda toplanmış kendini beklerken gördü. gezegenin bembeyaz gelinliğine çöken dayanılmaz mavi çekiminin melankolisine kaptırdı kendini. gecenin gelini olduğunu unuttu. damadı unuttu. dallarıyla birlikte yürüdü, ayaklarıyla köklerini sökerek koştu önce, kaçmanın imkânsızlığını, yorgunluk saçlarına sinince ve gözlerine, anladı, kabullendi, bekledi sessizce. hiç olamadığı kadar sakin, ölmenin de tatlı bir şey olduğuna inandı huzurla. umutsuzluğun serinliği doldu kanına. nefesini bıraktı... diğeri, elbette yavrusunu alıp kaçmak istedi. girecek tek bir delik bulamadı koskoca yeryüzünde. sarıldı kucağındakine. sihirli mabedi çattı çocuk, biraz ağaçla. kadın her şeyi anladığında başlamıştı rüzgâr, çatısız korunak, başlarında dönen ölü kuşlar, parmak uçlarına ulaşan ölüm uğultusu... ağıt bitti, dünya bitti, abraham simsiyah kaslarının parlaklığıyla yere serildi...


lars von trier'in "melancholia"sı için sayıklama... yazısı şurada.


şiir: ülkü tamer

21 Eylül 2011

dekalog 6







"-beni neden gözlüyorsun?
-çünkü seni seviyorum.
-peki ne istiyorsun?
-bilmiyorum.
-beni öpmek ister misin?
-hayır.
-belki sevişmek istersin?
-hayır.
-öyleyse ne istiyorsun?
-hiçbir şey."


aşk ne kadar sade aslında. aynı anda ihtişamlı... her sabah aynı saatte kapının önüne konan süt şişeleri, postacının adresi eliyle koymuş gibi bulması, hoşlandığı kadından kahve sözü alan genç adamın yüzündeki gülümseme, kirazın etinde kıpırdanan kurt gibi. "mavi"deki evsiz adamın flütünden yayılan müzik, yaşlı kadının o şişeyi cam kumbarasına hiçbir zaman uzanıp atamaması, calvino öyküsündeki,  her sabah aynı saatte gece vardiyasından dönen arturo massolari'nin bazı sabahlar sevgili karısı elide'i elinde kahve, çalar saatten önce öperek uyandırması gibi. birinin çekip gitmesi, bir kapının sertçe çarpması, diğerinin gidip yemek yapması, radyoda cohen çalar gibi. "evlerin saat beş olma hali" gibi. bir bardak su gibi, bir dilim ekmek, berk'in şiirinden geçen ırmak, ırmağın yolunu kesip dizkapaklarının altından devam eden keçiyolu gibi. zweig ölmeye yattığında, onu sonsuz uykuya yalnız göndermeyen lotte'nin, başını sevdiğinin omzuna koyup gözlerini kapaması gibi. perdeleri çekip karanlıkta oturmak, zile basmayıp kapıyı yumruklamak, ipte asılı unutulmuş çamaşırlar, "verso el cielo"nun müziğinde dante'nin sesini duymak gibi. yağmurda ıslanmak, çıplak ayak toprağa basmak gibi. pazar çadırları gibi. birine tüm gücünle tokat atmak, tomek'in bileklerinde kanayan ince çelik çizgi, gölgeli bir yolda yürümek, çalı çırpıyla ateş yakmak gibi. üşümek, ısınmak, yumruğunu bütün acı ve öfkenle duvara sürterek ilerlemek, her gün, yine yeniden yepyeni yenilmek gibi. kirlenmek, günahın dibine batmak, asma köprüyle, gürül gürül akan bir nehri geçmek, çok eski bir sevgilinin öfkeli selamı, dağ başı sessizliği, otel odası kasvetinde aynada kendini seyretmek gibi. reçel yapmak gibi. baudelaire'in geçip giden bulutları gibi. uçurum gibi. ondan nefret ettiğinizi sanan birini için için sevmek, gidip dönmemek, akşam yemeği, bin yıldır güneşin altında büyüyen bir asmanın sıcak üzüm salkımları, deniz gibi deniz, martılar gibi. bütün bir yılın eylül'le aklanması, nietzche'nin o ata sarılıp ağlaması, duvardaki kan lekesi, prens mishkin gibi. kieslowski on emir'den soyunup yalın kalp seslendiğinde orada olmak, en inanmadığın an kaderin gözüne görünüvermesi, magda'nın bilmeyen kalbine "aşk"ı indirmek gibi...