"gökyüzü ayaklarımın ucundan başlıyor.
köpeklerin bakışlarında birer keman tadı.
avcılar ve kuşlar avdan dönüyor.
zaten her yanda hüzün görülür
uzakta çocuklar kayıyorsa,
kızaklar tahtadan yapılmışsa,
kar dinmişse, avdan dönüyorsa avcılar,
insan anlamışsa ansızın, başladığını
gökyüzünün, ayaklarının ucunda."bir kış günü bruegel'in avcıları geri dönerken, elleri boş köpekleri yorgun, karlara bata çıka. gökten siyah kuş ölüleri yağmaya başladı. biri gördü bunu, bir kadın, kara smokinli erkekleri, düğün telaşıyla sevimsiz kadınları, salonda toplanmış kendini beklerken gördü. gezegenin bembeyaz gelinliğine çöken dayanılmaz mavi çekiminin melankolisine kaptırdı kendini. gecenin gelini olduğunu unuttu. damadı unuttu. dallarıyla birlikte yürüdü, ayaklarıyla köklerini sökerek koştu önce, kaçmanın imkânsızlığını, yorgunluk saçlarına sinince ve gözlerine, anladı, kabullendi, bekledi sessizce. hiç olamadığı kadar sakin, ölmenin de tatlı bir şey olduğuna inandı huzurla. umutsuzluğun serinliği doldu kanına. nefesini bıraktı... diğeri, elbette yavrusunu alıp kaçmak istedi. girecek tek bir delik bulamadı koskoca yeryüzünde. sarıldı kucağındakine. sihirli mabedi çattı çocuk, biraz ağaçla. kadın her şeyi anladığında başlamıştı rüzgâr, çatısız korunak, başlarında dönen ölü kuşlar, parmak uçlarına ulaşan ölüm uğultusu... ağıt bitti, dünya bitti, abraham simsiyah kaslarının parlaklığıyla yere serildi...
lars von trier'in "melancholia"sı için sayıklama... yazısı şurada.
şiir: ülkü tamer

Bu yazı, bu film için okuduğum ikinci yazı. İzleyince üçüncüsünü yazmayacağım. Yarısı bitti. Şimdi diğer yarısında.
YanıtlaSilsyrakusa,
YanıtlaSilhım, "justine" bitti, "claire"desin demek. ilk bölümü kurtaran prolog muhteşem, wagner ve şiir gibi görüntüler. ama ben sıkıcı bulunan o fazlasıyla uzun düğün gecesini de beğendim. karakterlerin her birinin taşıdığı gerginliği, sahte ya da samimi bekleyişi. ikinci bölümse baştan sona çok etkiledi beni trier'in ısrarcı charlotte gainsborg takıntısına ağmen:)
bir de unutmadan, ben film hakkında 4'den fazla yazı okudum. neredeyse tamamı negatif eleştirilerdi, duyduğum yorumlar dahil.
Güzel bir paylaşımdı doğrusu. teşekkür ederim.
YanıtlaSilben teşekkür ederim. çok mutlu oldum. sonbahar çok filmle geldi, geçiyor ve ben epeycesini izledim. ama melancholia'ya gerçekten tam anlamıyla takılıp kaldım. ondan sadece imayla bile bahsetmeden başka hiçbirine geçemedim:)
YanıtlaSilbiz uyurken neler olmuş, ne canlar yanmış meğer:(
YanıtlaSilTrier hakkında sağdakilerin oturup yazı döşenmeleri beni çok güldürüyor :) Antichrist'ta da aynısını yapmışlardı. Ürküyorlar mı ne :)
YanıtlaSilBiz uyurken...
Onlara bu milletin %50 si kıydı. Onlar da beter olsunlar.
"sağdakiler" derken kastettiğiniz insanlar benim sağıma düşmüyorlar. benim sağımdakiler milliyetçi, ayrımcı, ırkçılardır. kaldı ki kendini "soldaki" zanneden "türk solcusu"nun ufkunun ne kadar dar, fikren dünya solundan ne kadar habersiz, solculuğunun islamofobluğuna veya başka bir tür alerjisine nasıl bir anda takılıp kaldığını, küt diye keskin bir sonla bitip yere kapaklandığını iyi bilirim. solculukları kazınınca altından çıkan şeye şaşırmaktan yoruldum artık.
YanıtlaSiltrier gibi gerçek bir sanatçının filminden "sağdakileri" "ürkütmek" çabası, anlamını da ancak bir türk tipi solcu çıkarabilirdi zaten. birinin dediği gibi; türkiye'de sol sağdır, bence de aynen öyle. şükür, solculuğun halâ evrensel olduğuna inanan ümitsiz vakalardan biriyim. kendini "soldaki" olarak konumlandıran biri olarak fikir, kalp, emek verip bir yazı da siz döşenirseniz ben kendi adıma, gülmeden, saygıyla okurum...
"sağdakiler-soldakiler, bu %50, öteki %50" ayrımını benim anlamam ve kabul etmem imkânsız. hele de bu ayrımcı dilin acısını en şiddetle yaşadığımız şu günde. o allah'ın belası yerde, savaşta ölüp de acısını duyduğum, sadece 26 kişi değil benim için, çok daha fazlası. çünkü insanların milliyetlerine inanmıyorum ben, kabul etmiyorum. milli duygularım yok...
soldaki değilim. o fikri bu ülkede yaşamnında duyumsamanın da imkanı yok. sağdaki de değilim çünkü benimde inanç değerlerim yok. ortada kalsak da kalmasak da canlı yayında biz ve ötekiler diyen birinin tepsisine bağdaş kuracak halim de yok.
YanıtlaSilümitsizlik aslında meczup tabir edilenlerin sizin gerçek sanatçı diye adlandırdığınız ( ki bu konuda haklısınız) adamın nazi bile olsa sinema sanatını anlıyor olmasıdır. sinema sanatından dem vuran tek kelime okusam, sağdaki yazının içeriğine gülmeden katlanabilirdim ama ne yazık ki benim de bu taraflı yazıları anlamam da kabul etmem de bu nedenle imkansızdır.
bloğunuzu keyifle takip ediyorum. bu sohbet için samimiyetimle teşekkürler.
Sevgili Zeynep;
YanıtlaSilÖncelikle biliyorsun ki benim "sağdaki yazım" senin bu güzel şiir-yazından ilham alınarak yazıldı. Sanat, aslında tam da bunun için değerli. Propaganda amaçlı olamayacak ya da belirli uzmanlık alanları içine sıkıştırılamayacak kadar insan ruhuna ait bir şey. Ve insan ruhuna ait olan o şey, kalbin en değerli halleri olmadan var olamaz. Sanatın çağrışımları da, derinliği de kalbin içinden açılan kapılarla oluşturulur. Son tahlilde sanat veya özelde sinema üzerine yazmak, öncelikle sinemanın ve sanatın ne olduğuna çok iyi vakıf olmakla, bu konularda etraflıca düşünmekle ilgili. Ve bu tefekkürün sonunda ortaya bir şiir çıkabiliyorsa (ki en kâmil sinema veya sanat eleştirisi yazısı işte bu tür şiir-yazılardır) orada sinemanın imkanlarını, katmanların ilk ikisine tıkılı kılmış bir yapıdan kurtaran bir ufuk görünür. Maalesef bugün Türkiye sinema akademisi de, adı sanı şanlı film eleştirmenleri de, sinemanın, şairine açık olan ufkunu daraltarak film sanatını dil oyunlarının kurallı tekniğine indirgiyorlar. Böyle olunca ortada oldukça mekanik, mekanik olduğu kadar da birbirinden kopyalanmış film akademisi makaleleriyle, onların ultra-light versiyonu olan film eleştirisi yazıları çıkıyor. Bana kalırsa bu, film sanatını iğdiş etmekle eş anlamlıdır.
Trier'in özellikle sinema endüstrisi ve eleştirmenlerine olan tavrı büyük oranda, onların bu tek yüzlü, tek katlı ve yüzeysel tutumlarına olmalı. Ancak, her şeye rağmen kibir iyi bir şey değildir. Trier gibi büyük sanatçı olma potansiyeli olanlara hiç yakışmaz ve onları büyük sanatçı olmaktan alıkoyar. Ancak "karşıdakilerin" kibrinin içi boşluğu, Trier'de kendi kibrine bir olumlama olarak yansımış olabilir. Doğrusu bu açıdan bakınca hak vermiyor da değilim:)
Trier'in bu filmini değerli kılan, onun, bütün o kibrine rağmen (ki kibrinin bir boyutu dediğim gibi dünya sinema akademi ve eleştirmenlerinin trajikomik düzeylerinden besleniyor) müthiş bir arayışın meyvelerini vermeye başlıyor olması. Antichrist'ten beri (aslında daha önceki filmlerinde de mevcuttur) İncil'in labirentlerinde dolaşmaya başladı Trier. İncil'in labirentlerinde dolaşırken pozitivizmin ve genel olarak modernitenin sığ uzmanlaşmalarının sınırlarını ihlâl etmeye başlaması, onu benim açımdan değerli bir pozisyona taşıyor. (Antichrist'i boşuna Tarkovsky'ye adamadı Trier) Zira dünya sinemasında, sinema anlayışı, teknik bir yeniden-imâlâlatın ötesine de taşabilen çok fazla yönetmen yok. Trier, bunun ilk emarelerini göstermesi açısından bana kalırsa oldukça değerli bir yolda.
Trier üzerine çok şey yazılabilir aslında. Kitap bile yazılarilir:) Her bakış bir başka bakışı tetikler. Nasıl ki senin bu kısacık şiir-yazın benim yazımı tetiklediyse, belki benim yazım da olumlu ya da olumsuz anlamda başka yazıları tetikleyebilir. Ancak tetiklenmek için öncelikle tek boyutlu beşer olmaklıktan çıkmak ve çok boyutlu "insan" olmaya doğru yol almak gerekir. Yoksa hayata basit bir "biz-onlar" ikilemi içinden bakmaya devam eder ve bu dikatomi üzerinden koskoca bir hayat inşa etmeye kalkarsak sadece kendi hayatımızı değil, yaşadığımız ortamdaki herkesin hayatını fakirleştiririz. Sanat, fakirleşmeye değil zenginleşmeye hizmet eder. Öyle olmalı... Ama özellikle aydınlanma ve modernizmin 19.yy'daki yansımalarının bizim ülkemizdeki intelijensiyanın kahir ekseriyetinin algı kapılarını halen işgal ve iğdiş ettiği düşünülürse, sanat anlayışımızın neden, sanatın dört ana katmanından sadece ilk iki katmanına indirgendiği/sıkıştırıldığı ve yüzeysel dil oyunlarına indirgenen bir "yapıya" dönüştüğü daha iyi anlaşılır. Halbuki en çok da sanat, tüm bu yapılaşmanın fakirleşmesinden kaçar, kaçmaya çalışır.
ben şimdi bruegel'e, ve ünlü tablolarından birinin yapılış hikâyesine dair bir film izlemek istiyorum. trier tetikledi:)
YanıtlaSil