19 Nisan 2011

la petite jérusalem






"paramparça olduğunun farkında değilsin..."


laura, paris'in banliyölerinden birinde kendi sürgün "küçük kudüs"üne sığınmış, felsefe okumasından endişeli, dinine geleneklerine sonuna kadar bağlı ailesi ile birlikte yaşar. aşka inanmaz laura, aşkı sadece bilir. bir yanılsamadır aşk. hayatı kanunlar ve alışkanlıklar şekillendirir ve birinin bu kanunlara itaat etmesi gerekir. kant, nasıl her gün aynı saatte o yolda yürüyüşe çıkıyorsa, laura da akşam yürüyüşlerine çıkar... her gün aynı saatte... ve onlardan birinde kant'ın sadece tek bir gün -o da büyük devrimde posta arabasını karşılamak için- yolunu değiştirmesi gibi, tüm hayatını değiştiren bir adamla karşılaşır. gizemli bir adamdır ve çok güzel, bambaşka bakar laura'ya. sırf onu görebilmek, konuşabilmek için felsefe dersine gelen eric'in dediği gibi "bildiklerinin aslında inandıkları olmadığını" o gece anlar laura...




"büyülendin laura... çok değiştin. artık felsefe çalışmıyorsun. yürüyüşe bile çıkmıyorsun..."




ve teslim oldu laura, "senin kölenim. güzel bir gününün tadına varabilir miyim?" diye soran djamel'e bıraktı kendini... avucunun içinde sıkıp durduğu musa'nın elini tüm tılsımıyla birlikte fırlatıp attı... "ölümün öbür tarafına geçtin mi? nasıl bir şeydi diğer taraf?" aşk da böyle değil mi zaten laura... çizginin ölüm tarafına birlikte geçip kaybolmak değil mi... bir tutam saç düştü ikisinin de önüne, eğildiler, yarayı ilk laura gördü, sevdi, kendi yarası gibi dokunmak istedi. elini şiddetle tuttu djamel, direndi laura, sağaltmanın imkansızlığını bile bile uzandı... izin vermedi djamel... o derin yarayı, yaşlı, yalnız, çekilmez ve sonsuz bir çizgi gibi çekti aralarına...